Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Nezaket.. kelime anlamını bile unutmaya başladık artık. Rutubet kokan, tozlanmış ve eski bir kitabın sayfaları gibi… Demode, komik, çıkar ilişkisi durumlarında gösterilmek zorunda olunan davranışlar topluluğu olmaya başladı… Çok değil bundan 15-20 sene evvel sosyal hayatın ve medeniyetin olmaz olmazlarından olan, iş, özel fark etmeden insan ilişkilerinde birinci sırada gelen nezaket hergeçen gün anlamını yitiriyor. Tüketim mallarında olduğu gibi davranış modellerinde de arz talep dengesi var. İnsanlar birbirlerinden nezaket beklemedikleri için birbirlerine nezaket göstermeye de ihtiyaç duymuyorlar artık. Bu neyin göstergesi peki? Bence bu öncelikle insanların isteyerek istemeyerek birbirlerine verdikleri değerin azalışının göstergesi. Belki çağın getirdiği hızdan, belki bireyselleşme ve bencilleşmeden.. Ne olursa olsun “nezaket” dediğimiz bu incelikli davranışlar topluluğu insanların “merhaba” demeye, “teşekkür” etmeye dahi vakit ve enerji ayıramamalarından dolayı yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuş durumda.

Nezaketin çıkış noktası olan insaniyet, empati dediğimiz değerler günümüz toplumunun öncelikleri arasında değil artık. Maddi çıkarlar, bireysel hedefler, sadece kendi istek ve arzularına dönük bir hayat beklentisi arttıkça karşıdaki insanın duygu ve düşüncelerini önemsemek, hassasiyet göstererek davranmaya çalışmak anlamsız geliyor insanlara. Bir zamanlar hiç tanışmasalar dahi yolda birbirlerine nezaketle selam vermeden geçmezmiş hanımefendiler beyefendiler.. Karşıdaki insanı rahatsız etmemek, incitmemek adına iletişim kurarken ses tonuna, kullanılan kelimelere, mimiklere, vücut diline özen gösterilirmiş. Şimdi aynı havayı günlerce, aylarca hatta yıllarca soluyup birbirine “merhaba” demeye, kafasını kaldırıp bakmaya dahi tenezzül etmeyen bir insan güruhuna dönüşüyoruz. Ne acı..

Bana göre nezaketi yok eden diğer bir neden de iletişim çağının etkisiyle niceliğin niteliğin önüne geçmiş olması. Artık iletişimde önemli olan kurulan iş ya da özel iletişimin derinliğinden, inceliğinden çok yoğunluğu, sayısı, bunun getirdiği prestij ya da bize sağladığı günübirlik egoist sosyalleşmeler. Özellikle iş hayatında ama genelde sosyal hayatın her alanında içtenlikle verilen selamların, hal hatır soruşların, teşekkürlerin, hayırlı olsunların, geçmiş olsunların devri yavaş yavaş kapanmaya başlıyor. Dostlar alışverişte görsün usulü sosyal medyadan herkesin gözü önünde biriki laf atışma yetiyor nezaket adına.
Üstten üstten yaşayıp, bir karış dahi derinine inmeye luzum hissedilmiyor ilişkilerin.
İşte bunun için nezaket gösterme gereği görülmüyor, çünkü karşılıklı kurulan şey tam olarak diyalog değil. Karşıdaki aracılığıyla kişisel egoların tatmini.. E hal böyle olunca da empati, nezaket hikaye oluyor.

Ben seviyorum nazik insanları, onlara ayrı bir sempati duyuyorum gerçekten. Nezaket demek her zaman iyilikle eş anlamlı değil illaki.. Buna rağmen bu stresli koşuşturmacalar, yarışlar ve düşüncesizlikler içinde hala kibarlığını, insanlara saygısını, sevgisini ve nezaketini koruyabilmek çok büyük bir güç istiyor. Çoğu insan böyle düşünmese de bence kibarlık çok büyük bir kuvvet insanın elindeki. Ve her şeyden önce bir “duruş”! Çağın tüm kabalığına, bencilliğine karşın “insaniyetimi kaybetmiyorum” duruşu..

Reklamlar

Dicle 13 yaşında doğunun bir ilinde kendine has sınırlar içerisinde yaşayan bir çocuk… Yüzünü kapamak amacıyla örttüğü puşi  soğuk günde nefesindeki sıcaklığın verdiği sıcak hava yüzünden ıslanmış;  her nefes alış verişinde dudaklarına değip uzaklaşmaktaydı. Elinde sımsıkı tuttuğu taşa baktı.  Aslında nedenini anlayamadığı bir sertliğin ortasındaydı. Kavgalar, kötü sözler, gaz bombası ve onun etkisiyle yaşaran gözler ve kalpler. Tek hedefi soğuktan pul pul olmuş avucundaki taşı karşıdaki bireylere fırlatmaktı. Yaptı. Kızgınlığı geçmemişti sanki. Hırsını alamamıştı. Yerden bir taş daha kaptı bu kez elindeki taşın ağırlığı ona bunu neden yaptığını haykırırcasına isyan ediyordu adeta. Öyle ya. İsyan etmeliydi taş ; tıpkı abilerinin öğrettiği gibi. Elindeki taşı tekrar fırlattı. Taş isyan edercesine havalanıp bir polisin başını yardı. Hemen saklandı ve duvarın gerisinden polisin kanayan başını izlemeye koyuldu. Ellerine baktı. Kırmızıydı. Soğuktan kırmızı olmasına rağmen o , eline polisin kanının bulaştığını hissetti. Tarifsiz bir acıyla titredi. Ne yapmıştı az önce? Daha geçen gün babası onu döverken, “kızlar okula gitmez” naraları atarken, o polis yani az önce nefretle attığı taşın , kafasını yardığı polis kurtarmamış mıydı babasının elinden kendisini ? Sonra babasına telkinlerde bulunup, onun okula dönmesini sağlamamış mıydı? Dicle o polise büyüyünce  öğretmen olmak istediğini  söyleyince polis ona bir kalem hediye etmiş , babasının bile gösteremediği şefkatle başını okşamamış mıydı?

Hızlıca oradan uzaklaştı. Biber gazından mı yoksa kırmızı ellerinden mi gözlerinin yaşardığını anlayamadı. Anlayabildiği tek şey şu garip dünyada dicle’ye tek hediye getiren insanın başını taşla yardığıydı. Odasına girdi. Babası her zamanki gibi tütünün verdiği etkiyle sararmış bıyıklarını aynada taramakla meşguldü. Dicle’yi farketmedi. Odasına vardığında kalemi eline aldı. ve günlüğüne şu sözleri fısıldıyordu. Bugün çok kötü bir şey yaptım. Bir insanı incittim. Bu insan benim ne düşmanımdı ne de bana zarar veren bir kişiydi. Bunu neden yaptım bilmiyorum. Abilerimin dediği gibi iyi bir şey yapmışsam elimde duran bu kalem neden durmadan bana babamdan bile fazla şefkat gösteren o insanı incittiğimi söyleyip duruyor. Bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. Güya abilerim bana o polisin beni inciteceğini söylemişlerdi. Öyle miydi ? Beni babamın dayağından ve inadından kurtaran üstelik bana ilk kez hediye veren bu insan beni incitecek miydi? Sanmıyorum. O beni incitmedi. Ben onu incittim. Çok üzgünüm günlük. Abilerime çok kızgınım. Kendime daha çok kızgınım. Keşke o polis amca burda olsaydı gözlerinin içine bakarak bir daha yapmacağım polis amca deyip verdiği kalemle ona şiir yazacağıma söz veriyor olsaydım. Üzgünüm..

…..

Rıfat karanlığın dibine , çekme halatlarla bağlanmış bir platformun üstünde inmekteydi. Zira karanlığın yanında kömür ocağının gaz kokusu ciğerlerine kadar nüfuz etmiş düşüncelerini bile karartmış, puslandırmıştı. Yavaşça onu aşağıya indiren halatların her an kopacakmış hissi uyandıran seslerini işitti. Aşağıya vardığında emniyet kemerini , kömürün ona dayattığı renklerin sinmiş olduğu elleriyle çözmeye çalıştı. Ama soğuktu. Önce beceremedi. Sonra soğuyan ellerini ağzına götürerek ısıtmaya çalıştı. Kanın normal insan vücudu azami ısısına ulaşmasından sonra düğümü tekrar çözmeye çalıştı ve bu kez başarmıştı. Platformdan dikkatlice indi. Düğmeye basıp , platformun bir diğer işçiyi getirmesi için yukarıya gönderdi.

Zonguldak ilinin Ereğli ilçesinde bir kömür madeninde doğulu arkadaşının türküsüyle ısınmaya çalışıyorlardı. Kömür madenlerinin içerisinde ateş yakmanın tehlikesinden dolayı ısınabildikleri tek şey urfalı Kazım’ın ağzından dökülen türkülerdi. Düşünceler birbir karanlık maden de beynine nüfuz ediyordu: Evleneli bir sene oldu. Yeni doğan kızımın parmaklarının küçüklüğünü bile hissedemeden bu karanlık noktadayım. Buna mecburum. Günlük hayatta insanların ellerine aldıkları kömürü bıraktığı izinden dolayı hayaletten kaçarmışcasına fırlatması ve benimse buradaki bu hayaletle yüzleşmem arasında gelgitler yaşıyorum. Ancak kömüre haksızlık ediyorum biliyorum. Yeni doğan çocuğumun rızkını bu kara topraktan bembeyaz terimle çıkarıyorum. İnsanların hayalet gibi ellerinden bıraktığı hatta ellerini değdirmekten çekindiği şey, benim rızık kapım. Kömür değerli şey galiba. Ekmek kapım.. Çocuğumun geleceği uğruna bana Yaradan tarafından verilmiş rızık elde etme aracı. İyiki varsın karanlık, iyiki varsın kömür.. 

 

…..

Memleketimizden iki ayrı dünya, iki ayrı görüntü… O kadar uzak değil bu örnekler. Gözlerini kapamayan her vatandaşımızın hissedeceği kadar yakındır rıfatlar, dicleler.. Nedenini bilmeden elindeki taşı atıp zarar veren çocuklar; Dicleler ..  Nedenini ve zorunluluğunu bilerek karanlığa göç eden büyük yürekler; Rıfatlar..

Dicle’nin günlüğüne o gün yansıyan sözler aslında doğudaki çocukların özetidir. Neyi , neden yaptıklarını bilmeden , yaptıkları şeylerin dayatma olduğunu ancak birine zarar verdikten sonra anlayan çocukların hikayesidir. Dicle okuyup öğretmen olmak istemekteydi oysa abileri ve babası buna müsade etmemişlerdi. Kız çocukları okumaz diyip ona hatalı , yalan , yanlış şeyleri öğretmişler ve bununla yetinmeyip eline taş tutuşturup polislerin karşısına itmişlerdi.

Dicle bir kalem hatrına yaptığı yanlışın farkına varmıştı. Ancak asıl yanlışı yapanlar onu oraya gönderenler ve attığı ya da atmak zorunda bırakıldığı bir taş yüzünden ona değersiz bir taşmış gibi bakan zihniyetler değil miydi ? Şüphesiz onun öğretmen olmasını istemeyen güçler ve onun aslında bu vatanın parçası olmaması gerektiğini düşünen insanlara ders veren günlüğündeki sözler ;  bizi şunları anlatıyordu.

Doğuda değersiz taş gibi görünen taş atan çocuklar, Rıfat’ın binbir zorluğa rağmen rızkını kazanabilmesi için madende yüzleştiği kömürler gibiydi. Dışarıdan baktığında insanlar hayalet görmüşcesine yüz çevirirken doğunun kömür yüzlü çocuklarına, Rıfat gibi tefekkür edenler aslında onların ne kadar değerli , ne kadar biricik olduklarını anlayabiliyorlardı. 

Bu çocuklar yanlış ellerde , yanlış düşüncelerle hayalet olurken; içlerinde hala o hümanistik , çocuksu duygularla hareket edebiliyorlardı. Ama bunları sadece farkında olanlar hissedebiliyordu.  

Bu çocukları görelim. Onlara sırt çevirmeyelim. Onlara polisin zarar vermeyeceğini , hediye edebilecek bir kalemle anlatalım. Onlar doğunun kömür yüzleri. Bazıları onlardan kaçarken, bazıları da hayatı pahasına o karanlığa inip onlara yol göstermeli. Bu çocuklar kömür madeni. Yanlış ellerde bir maden göçüğü , doğru ellerde ise Rıfat’ın yeni doğan çocuğunun minicik parmakları  kadar saf , temiz.. 

Ne olur bu çocuklara sahip çıkalım..

2012‘Kasım – Serkan Taşalan

Korkularımız ve hırslarımız arasında yaşıyoruz.. Kaybetme korkusu ve kazanma hırsı..

İnsanoğlunun bu ilkel davranış şekilleri ne kadar zaman geçerse geçsin değişmiyor. Varoluştan bu yana medeniyet ne kadar gelişirse gelişsin sadece korkuların ve menfaatlerin içeriği ve şekli değişiyor, özü aynı kalıyor. Sorguladığım şey şu aslında; bunlar gelişimin lokomotifi mi? Yoksa düşmanı mı?

Ben her ikisi de olduğu kanaatine vardım, her zaman ki gibi bir taraftan inşa etmeyi, var etmeyi, ilerlemeyi, bir taraftan da kurduğu her şeyi yerle bir etmeyi seviyor insanoğlu. Bu aksiyonlara neden olan da yine korkular ve hırslar.. En ufak kişisel konulardan en önemli toplumsal hareketlere kadar aslında itici güç aynı..

Tarihe baktığımızda sayısız örnek var ama biz en yakın geçmişe, dünyanın geçirdiği 2 büyük dünya savaşına bakalım. 1.dünya savaşından hemen önce tam medeni dünya düzeni filizlenirken, insan hakları, hukuk devleti, bağımsızlıktan bahsedilirken; emperyalizmin çöküşü başlamışken birden bire kendi kurduğu dengeleri altüst etmedi mi insanoğlu? Neden? Devletlerin toprak ve kaynak yağması sırasında daha fazla pay alma hırsı ve güçlerini kaybetme korkusu yüzünden.. Her savaş, medeniyeti en az 10 yıl geriletir. Dolayısıyla elleriyle yarattığı mental değişim ve medenileşme adımlarını geride milyonlarca ölü, yerle bir edilmiş birsürü şehir ve yokolan bir sürü bilgi birikimi bırakarak geriye doğru fırlattı attı dünya..

1930’larda yine insanlık içindeki durdurulamaz gelişim içgüdüsüyle bir endüstri devrimi yarattı. Bu devrimin getirdiği üretim, istihdam, tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş sürecinde dünya tam yaralarını sararken tekrar korkular ve hırslar gözünü bürüdü insanoğlunun. Bu sefer teknolojinin gelişimiyle eldeki techizatın gücü de arttı ve yıkımlar çok daha büyük çaplı, acımasız oldu. Ve medeniyet yine geriye doğru sürüklendi.. Kayıplar, yıkımlar, yokolan kaynaklar, tecrübeler, değerler, bilgiler..

Bu iki ileri bir geriler insanlık varolduğu sürece devam edecek. Çünkü hep bir şeylerden korkacağız ve hep daha fazlasını isteyeceğiz. Tüm komünal eylem ve aksiyonlar da zaten bunlar üzerine yapılanmış durumda. İşte tehlikeli nokta bu! Medeniyetin önündeki en büyük engel kişisel korkular ve menfaatler değil, bunlar olacak ve yaşamın devamı için de olmak zorunda.. İnsanı ayakta tutan, yaşamasını sağlayan denge bu. Tehlikeli olan bireylerin küçük dünyalarındaki küçük korku ve hırslarının büyük dengelerin büyük ve tahrip gücü yüksek korku ve menfaatleri uğruna kullanılması.. İşte o zaman kendimizi korumamıza ve daha ileriye gitmemize neden olan korkular, birden dünyaya ve geleceğimize yönelmiş silahlara dönüşür.

Dünyanın önündeki en büyük toplumsal tehdit bence bu. Bunun en önemli çözülme yolu ise aydınlanma ve eğitim! Eğitim, ama beynimizi bağlayan düşünce zincirlerini kıran, tabusuz dünyayı sorgulamamazı sağlayan, neden, niçin korktuğumuzu, neyi, ne için istediğimizi iyi tesbit edebilmemizi sağlayan bir düşünce sisteminin önünü açan bir eğitimden bahsediyorum. Aksi takdirde korku ve menfaatleri üzerinde oynamaya hazır aportta bekleyen nice tehlikelere karşı savunmasız kalacak insanoğlu..

Özellikle de hırslarına karşı..

TUIK verilerine göre Avrupa’da en çok tatil yapan ülkelerden biriyiz. Dini bayramlar tatili, resmi bayram tatilleri, hafta sonu tatilleri derken , hepten tatile aşina bir toplum olmuşuz. Öyle ki bayram tatili uzayacak mı uzamayacak mı tartışması bayram günü gelmeden yaklaşık bir ay önce başlar ve yetkililer de bu durumun bilincinde olacak ki her bayram tatili yaklaştığında , tatil günlerinin uzatılıp uzatılmayacağı hususunda açıklama yapma gerekliliği hisseder. Neticesinde hep bayram tatilleri uzatılmıştır.

Sözüm ona uzatılma kararını duyan bir çok insan o andan itibaren türlü tatil planı kafasında tasarlar. Kimi için tatil evde yan gelip yatma, kimi için sıla-i rahim ziyareti yapma, kimi içinse sadece bulunduğu stresli ortamdan bir nebze ayrılma zevki düşüncesiyle uzak yerlere seyahat anlamına gelmektedir. Türlü planların tasarı halinden kurtulup eyleme geçtiği süreçte ki bu da tatilin başlangıcı sayılır ; tatil öncesi planlanan rahatlığın aksine hep bir rahat olamama, huzursuzluk , aslında bu tatilin elbet geçeceği , biteceği düşüncesi tatilin gerçekte tatil gibi geçememesine neden olmaktadır.

Hayat, işte bir tatilin uzatılıp uzatılmayacağı kadar muammadır. Öyle ki uzatılan bayram tatilleri birileri tarafından belirlenir daha sonra çürütülebilirken , insanın ömür tatili bir defasına mahsus yazılmıştır. Taslak değildir. Düzeltilemez. Ancak bize Yaradan tarafından bahşedilen dünya hayatındaki ömür tatilini sonuna kadar  planlayıp kullanabiliyor muyuz?

En kritik soru , bize verilen dünyadaki tatil misali ömrü uzatmak bizim elimizde mi ?

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de Nuh (as) ile kavminin kıssasını anlatırken şöyle buyurmaktadır:

«Milletine can yakıcı bir azap gelmezden önce onları uyar» diye Nuh’u milletine gönderdik. O da şöyle söyledi: «Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.» Şöyle ki, «Allah’a kulluk edin, ondan korkun ve bana itaat edin.» Günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmaya kadar ertelesin. Kuşkusuz, Allah’ın takdir ettiği vakit gelince ertelenmez, eğer bilseydiniz!» (Nuh, 71/1-4)

Ecel-i müsemma ile kast edilen insanın Allah tarafından takdir edilen ecelidir. Ayette Nuh (as), kavmini azab gelmeden önce Allah’a dönmeleri konusunda uyarmaktadır. Demek ki Allah’a dönmezlerse azab gelecek ve daha önce kendileri için takdir edilen ecele ulaşamadan yine Allah tarafından hayatlarını sona erdirilecek. Bu ve bunun gibi birçok ayetten anlaşılmaktadır ki Allah’ın emrettiği şeyler yapılmazsa Allah, insana verdiği eceli kısaltır. Yani tatil süremiz yine bizi Yaradan’ın elindedir.  Eğer insan Allah’ın emirlerini tutarsa, onu razı ederse hakkında yazılmış olan ecel-i müsemmasına kadar yaşar.

Peygamberimiz bir hadislerinde “sadaka belaları def eder” buyuruyor. Sadaka vermek suretiyle Allah’ın razı olduğu işleri yapan, onun yasakladığı işlerden kaçınan dolayısıyla onun azabından da kurtulur, emin olur. Yani kendisi için belirlenmiş eceline kadar yaşamaya devam eder.

“Sadaka asıl mekanımızdan bir tatil misali gönderildiğimiz dünyada , tatil süremizin sonuna kadar kullanılmasında en etkili araçtır. ”

Yani sadaka, ömrü kısaltan davranışların aksine kişiye kendisi için biçilmiş ömrü sonuna kadar yaşama fırsatı verir.

İnsanlar kendi duygularını tatmin edebilmek için çoğu zaman , karşısındaki insanı kayıtsız şartsız incitebiliyor. Hatta kimi zaman bir ağacın tepesine çıkarıp, orada yeterince hacim kazanmasını sağlıyor. İstenilen düzeye gelince bir darbeyle aşağıya salıyor.

Güm!

Ve insan kırıyor. 

Kırılıyor..

Peki insan, onu başkaları ağacın tepesine çıkarıp oradan aşağıya bırakmayı çabaladığı an fındık olsaydı ne olurdu ? Sert bir kabuk içinde dünyanın türlü lezzetlerine meydan okusaydı.. ? İçindeki tertemiz beyazlığın aksine , sırtında sağlam bir kabukla yenilmezliğin şeridini çizmiş olsaydı en kahverengi rengiyle?

Kahverengi…

Sert..

Kırılmaz.. 

Gerçekten böyle miydi fındık? 

Fındık ağacı bütün bir kış kışın sert soğuğuna ve sıkıntısına karşı tohumunu bir insanın yavrusunu koruduğu gibi korur. Bu koruma işlemi daha tohum halindeyken kışın soğuğuna yenik düşmesin diye tomurcuklar, üstü noksus denilen bir zarla kaplanır. Böylelikle kışın düşman rüzgarı fındık ağacının çocuklarını incitemez. Üstelik bu kadarla sınırlı değildir fındığın çilesi. Tüm kış boyunca soğuktan üşümesinler, donmasınlar diye korumaya çalıştığı çocuklarını ilk bahar aylarının başlangıcında ortaya çıkan karamuk zararlısına karşı korumak gerekliliği ortasında bulur kendini. Kışın korumak için salgıladığı noksus zarı bu haşerelerin temel besinidir. Ve şimdi fındık ağacı çocukları için kendi ürettiği zardan vazgeçmek zorundadır. Yani özveride bulunacaktır. Bulunmalıdır. Yoksa  birer birer ağacın tepesinden çocuklarını salıvermek zorunda kalacaktır. Ama çocuklarını asla bırakmayacaktır. Kendi ürettiği dünyasından (zarından) vazgeçmek zorundadır. Bunu yaparken çok hızlı davranmalıdır. Çünkü eğer bir dalının 4 de 1 ini kaptırırsa tüm çocuklarının geleceği tehlikeye girmiş demektir.

Fındık tomurcukları..

Cefa..

Hazin son.. 

Nitekim ne kadar acısa da bazı yaralarımız aslında fındık kadar ağrımaz hiç bir yanımız , deriz çoğu zaman. Biz onun derdini kendi dünyamız da o kadar hafife almışız ki , düşüp bir yerini inciten çocuğa fındık kadar yaran var , yeter ağlama diye sitemde bulunabiliyoruz bazen. Bizi sadece kışın değil , günün her anında korumaya çalışan sevdiklerimizi yere çalabiliyoruz. Sevdiklerimiz için bazen zor da olmalarına rağmen kendimizden özveride bulunamıyoruz, bulunmuyoruz. Bir fındık kadar cesareti bulamıyoruz , sevdiğimize sevgimizin somutluluğunu gösterirken… Cimri davranıyoruz üzerimizde hayaller inşa eden ellerin sıcaklığındayken..

Üzüyoruz.. 

Fındık olmak ya da olmamak. Önemli olan tek şey; kış kadar acımasız bir dünyada fındık kadar sevgimiz bile varsa yüreğimizde , ona sonuna dek sahip çıkmak. Kırmamak, korumak, kollamak..

İşte bütün mesele bu.